| Mart - İzmir Life Cansel Elçin röportajı |
TİRELİ SANATÇI
MUSTAFA KEMAL’İN YÜZBAŞISINI OYNAMAK İÇİN PARİS’TEN GELDİ…
CANSEL ELÇİN….
“Hatırla Sevgili” dizisinin Ahmet’i “Kırık Kanatlar”ın
Yüzbaşı Cemal’i Cansel Elçin’i en son Yağmur ve Durul Taylan Kardeşlerin
çektiği “Küçük Kıyamet” filminde izledik. Cansel Elçin son
derece başarılı ve karizmatik bir aktör. Donuk oyunculukların egemen olduğu
dizi film piyasasında farklı, canlı, tutkulu oyunculuğuyla hemen göze çarpan
Cansel Elçin’in oldukça entrasan bir de hayat hikayesi var. 20 eylül 1973
İzmir Tire doğumlu olan Elçin, dokuz yaşındayken ailesiyle birlikte
Fransa’ya göç etti ve uzun yıllar orada yaşadı. Paris’te Ecole Florent
Tiyatro Okulu’nda oyunculuk eğitimi gören sanatçı, Fransa’da birçok
dizi film ve sinema filmlerinde rol aldı. Kırık Kanatlar dizisi için Türkiye’ye
döndü. İki yıldır burada, artık ayrılmaya da niyetli görünmüyor.
Cansel Elçin’le bir set sonrası Ortaköy’de buluştuk…
-Oyunculuk eğitiminizi Fransa’da aldınız ve orada da dizilerde oynadınız.İki
ülke arasında ne gibi farklar var ve film sektörü düşünüldüğünde?
Fransa’da yapımcılar önceden ne çekiceklerini biliyorlar.hazırlıklar bir
sene önceden yapılıyor.Zaten paralarını da önceden alıyorlar,on üç bölümü
birden iç içe çekiyorlar.Bu bölümler gösterilmeyecek olsa bile çekiyorlar.Türkiye’de
öyle değil.Bir dizi iki üç bölüm sonra kaldırılabiliyor.O yüzden yapımcılar
biraz daha tedbirli davranıyor.Hazırlıklar altı ay süreceğine bir ayda
bitiriliyor mesela.İlk iki üç bölüm daha hazırlıklı çekiliyor,ondan
sonrası biraz acaleye geliyor.Bunun hem avantajları,hem dejavantajları var.Dejavantajları,biraz
organizazyon sorunu yaşanıyor.Avantajı ise biraz daha heyecanlı çalışılıyor
ve daha süprizli oluyor.Ortaya daha güzel şeyler çıkartıyorsunuz.Çünkü
performansınız,konsantrasyonunuz yüzde yüz oluyor.Doğaçlama
oluyor.Bir de şunu gördüm ben:Türkiye’de çok çalışılıyor.İnsanlar
çok çalışkan.Yaptıkları işten o kadar çok gurur duyuyorlar ki saatleri
saymıyorlar,görmüyorlar.Çektiğimiz bölümleri bazen hep beraber
izliyoruz.Duygusal,heycanlı bir ortam oluyor.Bunu Fransa’da yaşamadım hiç.Çünkü
Fransa’da adam sekiz saat çalışıyor,bırakıyor işini gidiyor,kendinden
çok şey vermiyor.Ama burada çok farklı.Setteki arkadaşlarla altı aydan
beri beraberim ve onlar benim ailem oldu neredeyse.Özel hayatımı onlarla yaşıyorum.
-Fransa’da bu işe sonuçta bir iş olarak bakılıyor.Bizde ise bu daha
amatör bir ruhla çalışılıyor gördüğüm kadarıyla…
Amatörülük-profosyonellik olayı değil bu. Fransa’da önceden hazırlanıyor
herşey. Vakitleri var .Ama bu daha güzel ne sanatsal işler yapıyorlar demek
değil. Bizim görüntü yönetmeni öyle hızlı çalışıyor, öyle bir yaratıcılık
yakalıyor ki… Gerçekten çok güzel planlar hazırlıyorlar ve bunu çok çabuk
çekiyorlar. Çabuk çekilmesi kötü olduğu anlamına gelmiyor.
-Ortamı hayli sevmiş gibisiniz.
Evet. Sinemaya yedinci sanat diyorlar ya, ben sekizinci sanat da var, o da Türkiye’de
dizi çekmek diyorum. Çünkü geçen hafta çektiğim sahneyi bu hafta
izliyebiliyorum ben. Bu dünyanın hiçbir yerinde yok. Sadece Türkiye’de
var. Yani tiyatroda direkt oynarsınız, iyi misiniz kötü müsünüz
bilmezsiniz. Sinemada çekerseniz ancak altı ay sonra görürsünüz. Ama
burada çektiğin diziyi bir hafta sonra, bazen üç gün sonra görüyorsunuz.
Bu hikayeyi ikinci defa anlatıyorum ama çok entrasandır… Kırık
Kanatlar’ı çekiyorduk küçük bir köyde.. Bir Çarşamba akşamı setteyiz
çalışıyoruz. Bir çay molası verildi, orada bir evin camından televizyona
bakmaya başladık, geçen hafta çektiğimiz bölüm oynuyordu. Bir teyze
kanepeye oturmuş bizim diziyi izliyordu. O bölümde eşkıyalar kızı kaçırıyordu
ve teyze bunu izlerken acayip heycanlandı.Sonra camdan dışarı baktı, beni gördü.
Yüzbaşı Cemal orada karşısında! "Yüzbaşı kurtar şu kızı, kurtar
şu kızı” diye bağırmaya başladı. Ben de “Kurtaracağız,o bölümü
çekiyoruz zaten” dedim. Gerçekten komikti.
-Her iki dizide de dönem anlatıyor.Kurtuluş Savaşı ve Menderes dönemi..
Tarihe ilgi duymaya başladınız mı?
Tarihi çok severim. Aslında ben 2.Dünya Savaşı ile ilgiliyimdir. Bu savaşı
çok iyi bilirim. Kurtuluş Savaşı’nı da dizide çalışırken öğrendim
ve ben öğrendiysem insanlar da öğrenmiştir diye düşünüyorum. Şimdi de
Adnan Menderes dönemini öğreniyorum. Senaryo üzerinde çok çalışmalar
yaptık. Ben şu anda on bölüm sonra benim karakterimin nasıl biri olacağını
biliyorum, şu anda onun üstünde çalışıyorum. Karakterim otuz yaşına
gelicek, kırk yaşına gelecek. 70 dönemlerini,80 dönemlerini anlatacağız.
Senaristlerle ön çalışma yapıyoruz.
-“Kırık Kanatlar”’da aynı ekibin işiydi değil mi?
Aynı proje tasarımcısının,Tomris Giritlioğlu’nun. Orada yapımcısı Svşar
Film’di. Burada ATV kanalının dizisi. Bu da büyük avantaj. Çünkü kanal
gerçekten arkasında duruyor dizinin. Bayağı para harcanıyor, danışmanlarımız
var. Can Dündar, Yılmaz Karakoyunlu, Ferhat Kentel… Bunların işleri çok
zor. Çünkü o dönemi belgesel olarak değil, bir dizi olarak ve tarafsız
anlatıyorlar. Çok önemli. Bu yüzden son derece ciddi ve profosyonel bir çalışma
oluyor.
-Siz Fransa’da oyunculuk eğitimi aldınız.Biraz anlatabilir misiniz?
Fransa’da önce Ekonomi ve Sosyal Bilimler Okulu’na başlamıştım, bir
sene bile bitmeden bıraktım, ailemle tekstil üzerine çalışmaya başladım.
Dört beş sene geçti, sonra tiyatroya karar verdim. Ecole Florent’e yazıldım.
-Amelie filminin yıldızı Audrey Tantou ile aynı menajerle çalışmışsınız
ve bu menajer sizinle pek ilgilenmemiş.Türkiye’ye dönüşünüz,Fransa’da
çok fazla bir şansınız olmadığı düşüncesinden mi kaynaklandı?
Ecole Florent bin kişilik bir okul. Sene sonunda sadece 20-25 kişi seçiliyor
ve bir oyun sergiliyor. Fransa’nın en büyük cast direktörleri, menejerleri,
yönetmenleri gelip izliyor sizi. Ben o oyuna seçilenler arasındaydım ve
Audrey Tauto da vardı orada. Menajerlerimiz aynıydı ve bu menajer Audrey’e
çok fazla inanıyordu ve Audrey’de çok fazla çalışıyordu. Menajerin
benimle o kadar da ilgilenmeye vakti yok. Ya da bana inancı yoktu, bilmiyorum.
Ben de çok zorlamadım. Siz şunu anlamaya çalışıyorsunuz değil mi? Bir Türk
oyuncu olarak Fransa’da tutunmak zor mu?
- Ayrımcılık var mı?
Hayır kesinlikle yok. Fransa şu bakımdan zor: 25 bin oyuncu var ve bir o
kadar yönetmen var. Yılda 160 film çekiliyor. Televizyon kanal sayısı
buradaki kadar çok değil, beş altı kanal ve bu kadar çok dizi çekilmiyor.
O yüzden rol şansı az. Bir rol oynadığınız zaman bir başkasının rolünü
kaptınız anlamına geliyor.
-Biz de çok dizi çekiliyor belki ama burada da çok oyuncu var.
Yok. Fransa kadar yok. Fransa’da bu işin eğitimi var ve o bir meslek. Sette
her daldan meslek vardır, şoföründen tutun yazarına kadar, elektrikçisine
kadar, herkes bir yerde durur ve orada tek bir dil konuşulur. O da sinema dili.
Yani herkesin birbirini tanıması ve herkesin nasıl konuşucağını bilmesi
gerekiyor. Bu sinema dilini öğrenmek için de okumak gerekiyor. Terziyi alırsınız,
getirirsiniz sete, yapamaz anlayamaz. Bir kere dönem kıyafetlerini bilmesi,
modayı takip etmesi gerekiyor. Bağlantının ne olduğunu bilmesi gerekiyor.
Bilmez. Ama özel kostümcülük okulundan mezun olanlar bilir. Bu bir meslektir
yani.
-Ecole Florent paralı mıydı?
Özel okul,tabi… Çünkü Fransa’nın en iyi tiyatro okulu. Orada okurken çalışıyordum
bir yandan. Restoranda çalışıyordum, şoförlük yapıyordum. Özel okul ama
onun yüzde kırkını falan devlet ödüyordu. Durumunuz iyi değilse yardım
ediyorlar yani. Burası aslında konservatura hazırlayan bir okul ama 24 yaşından
sonra konservatuara giremiyorsunuz. Ben okula girdiğimde zaten 24 idim.
Konservatuar şansım yoktu.
-Gerard
Depardieu bu okulda ders verirmiş. Ondan ders aldınız mı hiç?
Yok. Ama ben Gerard ile küçük bir sahne oynadım. Bimboland diye bir filmde.
O gün çok ünlü bir bayan şarkıcı ölmüştü, morali çok bozuktu. Geldi
sete, çok az çalıştık. Ben o filmde yardımcı oyuncuydum.
-Harem Suare’de kamera arkasında çalışmışsınız. Bu nasıl gerçekleşti?
Okul bittiğinde bir oyun sergiledik,Hücre 118 diye. Çok başarılı olduk, çok
tutuldu. 256 sefer oynadık. Birgün oynarken menejerim ”Bir yönetmen var,
geldi Fransa’ya cast yapıyor, tanışmanı isterim” dedi. Kim dedim. Ferzan
Özpetek dedi. Ben daha önce Hamam’ı izlemiş ve çok beğenmiştim. Hemen
prodüksiyon firmasına gittim. Ferzan oradaydı. Onu oyuna davet ettim. Geleceğine
inanmıyordum ama geldi. Oyundan sonra kulisteydi, çok beğendiğini söyledi.
-Hücre 118 nasıl bir oyundu?
Bir hücrede geçiyor, 1936’den 86’ya kadar, Fransa tarihini bir hücereden
anlatıyor. Orada beş altı karakter oynuyordum. Herkes öyleydi zaten. Ferzan
"Bir film hazırlıyorum,adı Harem Suare, sana göre bir rol yok ama
kamera arkası çalırsan gel” dedi. Film başlamadan önce 1 ay hazırlık
yaptık. Sonra kamere arkasında çalıştım. Fransızlara tercüme ediyordum
ve koçluk yapıyordum oyunculara. Orada film nasıl yapılır A’dan Z’ye öğrendim.
Seti öğrendim. Harem Suare Fransız, Türk ve İtalyan prodiksiyonu. Çok güzeldi.
-Bir film çekme hayaliniz var mı?
Ben kısa metrajlı bir film çektim zaten. İsmi “Papillon”. Kısa film.
Konu,engelliler. Komedi. Yakında gelicek. İzlerseniz…
-Hangisi sizi daha çok çekiyor,kamera arkası mı,oyunculuk mu?
Oyunculuğu çok seviyorum. Bazen kendimi kamera arkasında görmeyi de çok
istiyorum, canım birşeyler anlatmak istiyor. Ama gerçekten çok zor bir iş yönetmenlik.
Onu gerçekten yetkin ve çok isteyen insanlara bırakmak lazım.Ben oyuncuyum.
-Fransa’da ne tür dizilerde oynadınız?
Orada polisiye diziler tutuluyor ve kahramanlar çoğunlukla kadın oluyor. Çünkü
rating hedefleri 50-60 yaşlarındaki kadınlar. Onların üzerine kuruluyor
diziler. O yüzden kahramanlar hep kadın. Dört beş ana karakter oluyor, onlar
diziyi yirmi, otuz bölüm götürüyorlar. Böyle bir dizide şüpheli bir adamı
oynamıştım. Ana karakterdi, çünkü herşey şüpheli adamın etrafında dönüyordu.
Çok zevkli bir çalışmaydı.
-Bizim oyuncuları nasıl buluyorsunuz?
Küçük Kıyamet ve Kırık Kanatlar’da gördüğüm oyuncular olağanüstü.Hepsi
çok iyi oyuncular. ”Hatırla Sevgili” de Engin abi(Şenkan) olağanüstü
bir oyuncu. Babamı oynayan Avni Yalçın,Ayda aksel,Lale Mansur… Hepsi çok
iyi. Küçük Kıyamet’te İlker Aksum ödül aldı biliyorsunuz. SİYAD En İyi
Yardımcı Erkek Ödülü’nde aldı. İnanılmaz oyunculuk sergiledi orda.
Egeli aksanı, Fethiyeli aksanı çalıştı, gitti inanılmaz ön çalışmalar
yaptı. Ayrıca sinema sektörü inanılmaz ilerliyor. Bugünün teknolojisi açısından
ve yönetmenlerle.Oyunculuklar çok iyi yani ben beğeniyorum.
-Biz buradan bakınca Fransa sinemasını beğeniyoruz, demek siz de bizim
sinemayı beğeniyorsunuz?
Ya niye biliyor musunuz? Fransa’da yılda 160 tane film yapılıyor ve sektörde
o kadar çok para var ki. İyi dağıtılıyor ve insanlar Fransa’da sinemaya
çok gidiyor. Gerçi Türkiye’de de gitmeye de başladılar. Daha da iyi
olucak. Düşünün yalnızca iki sene önce Türkiye’de bir gerilim filmi yapıldı.
Okul... Küçük Kıyamet’te deprem sahneleri çok başarılıydı. Türk
sineması gerçekten ilerliyor.
-Türk sinemasını yakından takip ediyor musunuz?
Takip ediyorum. Çok seviyorum Türk sinemasını. Takva inanılmaz bir filmdi.
Semih Kaplanoğlu’nu çok beğeniyorum. Meleğin Düşüşü filmini… Semih
şimdi yeni bir film çekicek, Nejat İşler ile. Semih’in görüntüleri,kamera
hareketleri inanılmaz fotografiktir. Nuri Bilge Ceylan’ı çok
seviyorum.Uzak’ı…
-Fransa’da burdakinden çok seyrediliyormuş Nuri Bilge Ceylan…
Fransa’da yüz bin kişi izledi galiba. Ama Fransızlar sinefildir zaten. Özellikle
Paris’te herkes sinemaya gider. Bir kart çıkartıyorsunuz, ayda 18 euroya
istediğiniz kadar gidiyorsunuz sinemaya. Paris’te 650 tane sinema var.120
tiyatro ve 202 müze var.
-Fransa’da kalmanız kariyeriniz bakımından daha iyi olabilir miydi?
Ben Paris’te çok şanslı bir oyuncuydum. Her dalda birşeyler yaptım:
dublaj, reklam, sinema, dizi, fotomodellik…. Çok şanslıydım. En son filmim
”L’equilibre de la Terreur”(Terörün Dengesi) hem fiksiyon, hem dokümanterdi.
Çok güzel bir rolüm vardı orada. Buraya gelişim Tomris Giritlioğlu’nun
beni aramasıyla oldu, bir rol önerdi bana. Ne olduğunu sordum."Yüzbaşı
Cemal” dedi, ”Mustafa Kemal’in yüzbaşısı”. Büyük Taarruz dönemi.
Çekimler nasıl olucak, kaliteli mi dedim. Gelin konuşalım dedi. Mustafa
Kemal’in yüzbaşısını oynamak çok heyecan vericiydi. Geldim. Ha şöyle
bir şey de olmadı, ben Fransa’daki işlerimi bırakıp Türkiye’ye kariyer
yapmaya gidiyorum demedim. Beni çağırdılar, bir rol var dediler, oynar mısın
dediler, denemeler yaptık, pat diye vermediler rolü yani. Baktılar rolün üstesinden
gelebilcek miyim diye, anlatıldı, konuşuldu, öyle karar verildi.
-Fransa’dan sonra burdaki insan ilişkileri size nasıl geliyor? Zorlanıyor
musunuz adapte olmakta?
Benim için pek sorun olmuyor. Çünkü ben hep Fransa’da yaşadım ama burada
doğdum ve Türküm. Dokuz yaşımda gittim Paris’e. Her sene iki ay Türkiye’ye
gelirdim ve biz çok taşındık. Hem Fransa’da, hem Paris’in etrafında
dokuz, on sefer. Sürekli okul değiştirdim, öğretmenlerim değişti ve
gezmeyi çok seven biriyim. On altı yaşımdan beri geziyorum. Bütün
Avrupa’yı gezdim.. Amerika’ya, Afrika’ya gittim. Şehirleri severim, özellikle
New York’ta yaşamayı. Benim adaptasyonum çok kolaydır. Dünya vatandaşıyım.
Ama yine de kökenlerimi unutmam. Benim için en önemlisi Türkiye. Eskiden
buraya gelince İstanbul çok güzel bir şehir derdim, İstanbul’u severdim
ama benim yerim değildi tabi, bir haftadan sonra Paris’i, evimi özledim. Ama
şimdi altı aydan beri İstanbul’da yaşıyorum. Daha önce Ayvalık’taydım,
saymıyorum onu, orası özel bir yerdi. İstanbul’da yaşıyorum ve hergün
daha da çok seviyıorum. Özellikle insanlarını .Bundan 15-20 gün önce
Paris’e gittim ve ilk defa Paris’te kendimi yabancı hissettim.
-Bu çok ilginç. Onca sene sonra altı ayda yabancılaşmanız. Peki İzmir’le
aranız nasıldır?Orada doğdunuz…
Tire’de doğdum. İzmir’de ben üç yaşında falanken bir süre yaşamışız
ama ben hatırlamıyorum. İzmir’i çok severim. Kozmopolit bir şehir. Çok
renkli.
-Ailenizin Fransa’ya göçetme nedeni nedir?
Babam terzi olduğundan ve Paris’i çok sevdiğinden.
-O kadar kolay mı Paris’e gitmek?
Kolay değil. 80 öncesi önce babam gitti, birkaç yıl yaşadı orda. Sonra
biz gittik.Türkiye’den oraya giden vatandaşlar şöyle düşünüyorlar;
sadece bir iki seneliğine gidicez oraya, para kazanacağız ve sonra temelli döneceğiz.
Ama hiçbir zaman böyle olmuyor. Yirmi sene, otuz sene orada kalıyor ve oraya
da adapte olamıyorlar. Kendilerini yaşadıkları düzene veremiyorlar.Arada
kalıyorlar.
-Babanızın terzi olduğunu söylediniz
Pierre Cardin’in yanında çalışmış bir adamdır. İlk 64-66 arası
annemle birlikte gitmişler Fransa’ya. Alain
Delon’un kostümlerini falan yapmış. Champs Elysees(Şanzelize)’deydi
dükkanı. Küçükken ben de giderdim oraya. Babamın terzilikte özelliği,
ceket yakaları yapması. Elle yapıyor, çok iyi yapıyor. Bunu Tire’de öğrendi.
Çıraktı birinin yanında, sonra kalfa, sonra da terzi oldu. Usta oldu
-Mesleğini sürdüyor mu hala?
Yok, ben okulu bitirdikten sonra, ben babam ve ağabeyim ticaretle uğraştık.
Özal döneminde Türkiye Avrupa’ya açılmıştı, biz Türkiye’den tekstil
malları alıp orada satıyorduk.Ticaret hayatı da zevkliydi.
-Sizin çok hoş bir ses tonunuz var.Dizilerde neden dublaj yapılıyor size
Bilmiyorum. Ben üç dil biliyorum. Fransızca, Türkçe ve İngilizce. Sürekli
dolaştığımdan aksanım çekiliyor biraz. Kırık Kanatlar bir dönem filmi
olduğundan, öyle gerekli gördüler. Ben aslında kendi sesimi kullanmak
istiyorum. Küçük Kıyamet’te kendi sesimi kullandım. Orada biraz zorlandım
çünkü çekimin hemen öncesi 20 gün Amerika’da kalmıştım, sürekli İngilizce
konuşmuştum. Dönünce biraz etkilendi.Hemen de çekime girdik, o yüzden
biraz aksan çıktı. Ama önemli değil bunlar. Amerika’yı düşünün,orda
bir sürü aksanlı oyuncu var.Ben tabi kendi sesimi kullanmak isterim.
Mart - İzmir Life