Geçen hafta Cansel Elçin’i Türk sinemasının yeni jönü ilan etmiştim.
Tepkiler geldi, katılan da var katılmayan da... Forum sayfalarında bu
konuda tartışma açanlar bile oldu. Ben hala aynı fikirdeyim, Cansel Elçin
çok daha başarılı olacak. Beyza’yı biliyorsunuz, benim dizi danışmanım.
O da benim ‘Hatırla Sevgili’ fanatiği yaptıklarımdan. Hiç kaçırmadan
soluksuz izliyor. Önceki gün Cansel Elçin hakkındaki görüşlerime
tamamen katıldığını söyledi ve ‘Adam aynı anda hem acıların çocuğu
hem de nasıl bu kadar karizmatik olabiliyor’ dedi. Çok hoşuma gitti bu
tanım. Cansel Elçin, yani Hatırla Sevgili’nin Ahmet’i Kırık
Kanatlar’ın Yüzbaşı Cemal’i hem halktan biri hem de bir o kadar ulaşılamaz
adam hazası veriyor. Bakalım buna nasıl tepkiler alacağız.
27 Mayıs 1960 ihtilali öncesinde ve sonra, Vatan gazetesinde siyasi muhabir
olarak çalışıyordum. Dolayısıyla, Türkiye'nin o dağdağalı dönemine
ilişkin birinci elden gözlemlere dayanan anılarım var. Gerçekten de dağdağalı
yıllar! Ama, Türkiye'deki siyasi altüst oluşun tarihi, şüphesiz,
1960'tan daha gerilere 1957'lere kadar gidiyor. İsmet Paşa'nın CHP Genel Başkanı
olarak muhalefetin başını çektiği yıllar!
Geçenlerde Taha Kıvanç'la 'Akşam' gazetesi yazarı sevgili dostum İsmail
Küçükkaya arasında, 1959 yılı Mayıs ayının ilk günlerinde Uşak'ta
İnönü'nün başına taş atılması ile ilgili bir tartışmaya, benim de,
adımdan söz edildiği için, müdahil olma gereğini duyduğumu, değerli
okurlarım hatırlıyor olmalıdır. 1959 yılı, DP Meclis Grubu'nun
'Tahkikat Komisyonu'nu kurup muhalifleri yargıladığı; İsmet Paşa'nın
treninin Himmetdede İstasyonu'nda durdurularak Kayseri'ye girmesine engel
olunduğu; Uşak'ta Paşa'nın başına taş atıldığı; Topkapı'da İnönü'ye
suikast düzenlendiği yıldır. Bu olayları ben, rahmetli Emil Galip Sandalcı
için yazdığım o yazıda dile getirdiğim gibi, "kederli yazı işleri
odalarının tütün ve tereddüt kokan akşam saatlerinde' yaşadım; -kaygıyla
ve her an tutuklanmak ürküntüsüyle! Öyle ya, muhalif bir gazetede çalışıyordum,
İnönü'ye yakındım ve yazdığım haberlerin DP iktidarının hiç hoşuna
gitmediğini iyi biliyordum. Tıpkı, 'Hatırla Sevgili'deki muhalif gazeteci
gibi!.. Dahası, bir yıl önce, 1958'de, 'Rıhtım Olayları' nedeniyle
tutuklanmış; bir süre Sultanahmet Ceza ve Tevkif Evi'nin önce 'tecrit' ya
da karantinada, daha sonra da koğuşlarında kalmıştım...
Bütün bunları, 'bir dinozorun anıları' faslından, televizyonda, bugüne
kadar seyrettiğim en doğru dürüst dizi, 'Hatırla Sevgili' dolayısıyla
yazıyorum. Bu dizi için daha önce de bir yazı yazdım. O yazıda, dizide,
Büyükada'da, Ahmet'le Yasemin arasında yaşanan ilişkiye benzer bir şeyler
yaşadığımdan söz ediyor, dizinin beni 1959 yazının Büyükada'sına götürdüğünü
söylüyordum. Özdemir Asaf, 'Her şarkının götürdüğü yer başka beni'
der bir şiirinde; bazen de bir mekan görüntüsü ('Hatırla Sevgili'den bir
an'lık görüntü!) insanı bir mekan'dan bir zaman'a (yoksa 'bir zamanlara'
mı demeliydim?) götürüyor işte!
Bu defa diziden başka ve kişisel olmayan bir bağlamda söz edeceğim.
Tuhaftır, kişisel olarak kendimi dizinin Ahmet'iyle bir yakınlık, bir
empati ilişkisi içinde buldumsa, kişisel olmayan bağlamda da kendimi, aynı
kertede bir yakınlık, bir empati ilişkisi içinde, bu defa savcı Şevket
Bey'le, Ahmed'in babasıyla buldum. Yassıada duruşmalarını bizzat izlemiş,
orada başta büyük bir umutla adil bir biçimde yargılanacaklarından emin,
bir nefs-i mutmainne ile izlediğim duruşmalarda, Yüksek Adalet Divanı Başkanı
Salim Başol'un, o kabasaba çıkışlarına, başsavcı Ömer Altay Egesel'in
şirret ve saygısızca üslubuna karşılık, iktidardaki siyasetini asla
onaylamadığım, onaylamamak şöyle dursun şiddetle nefret ettiğim Adnan
Menderes'in, o müeddep, alçakgönüllü ve yumuşak cevapları, beni duruşmalar
sürüp gittikçe düşündürmeye başlamıştı. DP liderlerinin suçlu
oldukları ve cezalandırılmaları gerektiği konusunda herhangi bir tereddüdüm
yoktu. Ama giderek, 'Bebek Davası' ve 'Köpek Davası' gibi, ipe sapa gelmez
gerekçelerle açılan davaların, yargı mekanizmasına başlangıçtaki güvenimin,
yerini yavaş yavaş, kuşkulara bırakmasına neden olduğunu hissediyordum.
Kısaca şu: Savcı Şevket Bey'in Menderes'e karşı gösterdiği hınçlı
tavırlarıyla Ömer Altay Egesel'e benzediği; ama idamlar karşısındaki
'son pişmanlığı' ile ondan ayrıldığı ne kertede doğruysa, benim de işte
tastamam bu duygularda savcı Şevket Bey'le aynı şeyleri hissettiğim söylenebilir.
Dizi, bu duygusal ikilemleri, senaryonun kurduğu durum ve eylemlerle müthiş
(evet, müthiş!) bir gerilime dönüştürüyor.
'Hatırla Sevgili' insani olarak doğru bir tespitte bulunuyor: Menderes'in suçlu
olduğunu düşünen ben ve bütün Şevket Bey'ler, o zaman da bugün de
'idam'ın yanlış, haksız olduğu kanısındadırlar. Ben kendi payıma,
rahmetli İsmet Paşa'nın, Cemal Gürsel ve Milli Birlik Komitesi nezdinde
yaptığı 'İdamlar olmasın!' girişiminin nasıl ve niçin bir işe yaramadığını
tahmin edebiliyorum. Milli Birlik Komitesi'nde kimlerin idamda ısrar
ettiklerini de...
'Hatırla Sevgili'de gençlik yıllarımdan çok
şeyler buldum. Bir genç âşık olarak Ahmet'tim ben; muhalif bir gazeteci
olarak Ahmet'in halasıydım ve bir yurttaş olarak da, savcı Şevket Bey'dim
bu diziyi izlerken...