| Marie-Claire Mayıs Sayısı... Cansel Elçin Röportajı... |
Cansel Elçin'le 11 Saat...
Titiz,çocuksu, deneyimsel, tartışmaya açık, iyi eğitimli, egolarından
çok kendini büyütmeyi hedefleyen, meraklı, ne istediğinden çok ne
istemediğini gayet iyi bilen bir oyuncu ile tam 11 saat süren bir fotoğraf
çekimi yaptığınızı düşünün...Cansel Elçin ve ötesi kendi sözcükleriyle
sizlerle buluşuyor...
11 saat süren bir fotoğraf çekimi yaptığınızı düşünün...
Zahmetten, aksiliklerden, anlaşmazlıklardan değil de keyifli mizansenlerden
dolayı uzayıp giden...Gün sonunda "farkındamısınız? Tam 11 saattir
çekim yapıyoruz" deyip, gülümseyerek bizzat şaşkınlığını dile
getiren Cansel Elçin altını çizdi bunun. 19 yy ait bir saray, 1960 model Plymouth
model bir araba ile küçük çapta bir dizi çektiğimizi söylemek mümkün.
Öyleki; çekim yerinde bulunan konuklar baş parmaklarını havaya kaldırarak,
Hatırla Sevgili'den bir bölüm çektiğimizi zannederek
"bravo...Harikasınız. Çok başarılısınız, lütfen böyle devam
edin" şeklinde uzayıp giden muhteşem komplimanlarda bile bulundular.
Hiç kimse ama hiç kimse bir fotoğraf çekimi için orada bulunduğumuzu
fark etmedi. Çünkü Cansel Elçin poz vermedi, oynadı...Lütfen bu ayrıntıya
dikkat edin...Bu ayrıntı; gayet önemli bir ayrıntı. Hem çekimi yapan
bizler için, hem onun için, hem de dergiyi elinize aldığınızda algıda
seçicilikle farkı ayırt edecek olan sizler için."Benim yönetmenim şu
anda jamtul" diyerek işe koyuldu. Editoryal çekimleri nasılda çok
sevdiğini, mesleğine nasılda tutkuyla bağlı olduğunu, konu aşk olduğunda
nasılda uzaklara daldığını, onunla aynı şevke sahip insanlar arasında
nasılda beklenilenin çok ötesini verdiğini bizzat gözlemledik. Uzun yıllar
sayısız çekime imza atmış kişiler olarak bu kadar keyifli ve özel bir
çalışmaya ender rastladığımızı söylememiz mümkün. Hayran kaldık.
Adidas ayakkabıları ve yeşil parkasıyla adım attığı Adile Sultan Sarayı'nda
her ince detayın izini sürdü. Kimi zaman çok uzaklara gitti, kimi zaman yaşadığımız
çağı sorguladı, kimi zamansa sonu gelmez düşündürücü hikayeler
anlattı. En önemlisi gerçeklik duygusuydu... Ona merak duygusu yön
veriyordu. Bunu çok az kişide hissedebilirsiniz. Gerisi kendi sözcükleriyle
onda...
MARİE-CLAİRE: Youtube'de bir İngiliz; sizi aşk ve guruda oynayan Matthew
Macfayden'dan sonra en sevdiği aktör ilan
etmiş. Farklı internet sitelerinde de yine İngilizler çok sinematoğrafik
bir yüzünüz olduğundan söz ediyorlar. Nedir İngilizlerin size olan bu
hayranlığı? Orada tanındığınızın ve beğenildiğinizin farkındamısınız?
CANSEL ELÇİN: Bunu bilmiyordum... Bir röportajmı vardı?
MARİE-CLAİRE: Hayranlıklarını dile getiriyorlardı. Hatta merak ettim yazılanlar
Türklere ait olabilirmi diye. Mesaj attım ve İngiliz olduklarını teyit
ettim.
CANSEL ELÇİN: Yurt dışına birkaç röportaj yaptım. Özellikle Londra ve
Kıbrıs bağlantılı röportajlar. Biliyorsunuz ATV de bütün dünyada
izleniyor. Avusturyadan,Azerbeycansan, Fransadan, Almanyadan, AMERİKA Birleşik
Devletlerinden hatta Japonyadan veriler geliyor. Ondan kaynaklanıyor
olabilir. Ancak bu kadar olduğunu bilmiyordum. Şaşırdım şimdi. Bu gayet
sevindirici öyle değil mi? Futbolcularımız, futbol takımlarımız tanınıyordu.
Şimdi oyuncu olarak bizler catharsis (sanatın hisleri durulaştırmadaki
etkisi) yaratabiliyoruz.
MC : Hayatınızın bir döneminde sizde o etkiyi hissederek, cesur bir
kararla mutlu olduğunuz yöne ilerlemişsiniz.
CANSEL ELÇİN: Evet;doğru... Ben Ekonomi ve Sosyal bilimler okuyordum fakat
bir yılın sonunda bıraktım. Annem, Babam, ben ve Ağabeyim birlikte çalışmak
zorundaydık çünkü. Önce import-export işleriyle uğraşıyorduk. Sonra
daha genişledi işimiz ve tekstil oldu; her türlü ürünü getiriyorduk.
Fransızcam iyi olduğundan benim çok yardımım oluyordu. Sonra 24 yaşında
canım sıkılmaya başladı ve bıraktım. Ağabeyim tek başına götürmeye
başladı.
MC: Neydi canınızı sıkan? Yaptığınız işimi sevmediniz?
CANSEL ELÇİN: Aslında seviyordum çünkü ailece çalışıyorduk. Ayrıca
ticaret çok farklı bir süreç. Fransa büyük bir ülke Türkiye'den bir
numune ürün götürüyorsunuz, sonra o ürünü pazarlıyorsunuz, bir nevi
marka yönetimi bu. O ürünü satın alması için karşınızdaki kişiyi
ikna etmeye çalışıyorsunuz, sipariş alıyorsunuz. Sipariş aldığınız
takdirde gidiyorsunuz Türkiye'de yaptırıyorsunuz. Ardından kamyonlar
geliyor ve zamanında teslim etmek üzere yüklüyorsunuz. Uzun bir süreçten
sonra mağazaların raflarında yerini alıyor. Gün geliyor sizin aracı olduğunuz
üründen satın alan kişilere rastlıyorsunuz. Bu çok güzel bir histi.
Bunu yapmak dahası ailece yapmak daha güzel bir histi fakat muhatap olduğum
insanlar hoşuma gitmiyordu ve ticarette konuşulan tek konu para oluyordu. Bu
da bir şekilde canımı sıkıyordu, kendimi iyi hissetmiyordum. O yüzden
her akşam 19.30 da tiyatro dersleri almaya başladım. 22.30 a kadar devam
ediyordu. Yavaş yavaş kendimi tiyatroya bıraktım. Ona doğru akmaya başladım.
Ticareti ise tamamen noktaladım.
MC: Herşey bir merakla mı başladı?
CANSEL ELÇİN: Kendimi çok iyi hissediyordum orada. En önemli neden buydu.
Karşılaştığım, tanıştığım yada çalıştığım insanların konuştuğu
dil çok başkaydı. Hiç kimse bana neyi nasıl yapmam gerektiğini öğretmiyordu
ama yinede çok şey öğreniyordum. Elimizdeki sahne nasıl oynanmalı?
Karakterlerin başına neden anlatılan olaylar geliyor? Yazar neden falanca
ayrıntıyı öngördü? Bunları tartışıyorduk...Karakterlerin
psikolojisini, neden-sonuç ilişkisini anlamaya çalışıyorduk. Bir tür
edebi, psikolojik analiz. Hem karakterleri ve nedenleri tartışıyorsunuz
hemde oyunun müziğini yani dilini özümsüyorsunuz hep birlikte...Bir sahne
nasıl oynanır yada nasıl oynanmalıdır sorusu çok kötü bir sorudur.
Oysa; Neden oynanmalı sorusu? çok daha farklı bir bakış açısı getirir
ve daha derin bir çalışma gerektirir. İşte bu nedenle oyunculuğu çok
sevdim ben. Nasıl oynamalıyım? Sorusundan çok Neden oynamalıyım?
Sorusunu sordum hep. O günlerde kendi kendime tiyatroyu neden bu kadar çok
sevdiğimi sormuştum. Hayatımın geri kalan kısmında neden bu işi yapmak
istiyordum? Aldığım cevaplar doğrultusunda da kararımı verdim. Artık
tiyatroyla birlikte yaşayacaktım.
MC: Ticaret yaptığınız zamanlarda çok iyi para kazandığınızı, hatta
birde porche ile gezdiğinizi. Ancak sonra zor durumda kalarak sattığınızı
ve şoförlük yaptığınızı iddia edenler oldu. Bu doğrumu yoksa
mitomanca bir yaklaşım mı?
CANSEL ELÇİN: Yaşadığım sürece ne porche um oldu nede o kadar büyük
paralar kazandım. Bazı insanlar hayatı yada başkalarını nasıl görmek
istiyorlarsa o yönde hikayeler uyduruyorlar. Bu da onlardan biri. Ancak şu
var! Bir oyuncu için dünyadaki en kötü şey oynayamamaktır.
MC: Oynayamamak derken?
CANSEL ELÇİN: İşini yapamamak...Bana hep; Biri seni arayıp da iş versin
diye oturup telefon beklemeyeceksin, her gününü dolduracaksın, hiç boş
kalmayacaksın diye öğrettiler. Biz öyle arkadaşlardık ki; içimizden
biri gidiyordu reklam filmi çeviriyordu ve kazandığı parayla tiyatro
yapmaya devam ediyorduk. Fransada da Türkiye deki gibi tiyatrodan çok fazla
para kazanılmıyor. O yüzden küçük meslekler yapmak gerekiyor, yani zamanınızın
tamamını almayan meslekler...Ben bir cafe de çalıştım, bir başka arkadaşımda
restoranda çalışıyordu. Şoförlükte yapıyordum ama o çok enteresandı
çünkü patronum beni çok seviyordu. Dolayısı ile saatlerini istediğim
gibi ayarlayabiliyordum. Müşteri geliyordu "yarın çalışamam"
diyebiliyordum ve bir başkasını takviye ediyordum. Gidiyordum tiyatro
dersleri alıyordum, provalarım oluyordu, castinglere gidiyordum. The Ritz'i
bilirsiniz Paris'in hata dünyanın en iyi otellerinden biridir. Orada şoförlük
yapıyordum. Fransa'da bütün oyuncular küçük meslekler yaparlar...Bu bana
içime sinmeyen rolleri reddetme şansıda tanıyordu. Çünkü hayatımı
devam ettirebilecek parayıda kazanabiliyordum. Ara işler yani. Orada da çok
şey öğrenebiliyorsunuz, hayatı yakından tanıyorsunuz. Mesela ben şimdi
bir taksi şoförünü oynayabilirim. Özel bir şoförü...Taksi şoförü değildim
önemli bir otelin The Ritz'in şoförüydüm. İstesem taksi şoförlüğüde
yaparım ve bir taksi şoförünüde oynayabilirim…
MC:Türkiye'de gençler ara işler yapmak yerine keşfedilmeyi bekliyorlar!
CANSEL ELÇİN: Kiranızı ödeyecek, karnınızı doyuracak yada bir oyuncu için
kendini besleyecek sosyal hayata dair bir kazanç olması lazım. Bu düşünülmüyorsa
ya gelirleri vardır yada umursamıyorlardır. Bu isteklede alakalı tabi. Ben
yeniden ticarete başlayabilirdim. Ailemle giderdim ve bir mağaza dahi açabilirdim.
Oysa hafta sonları pazarcılık yapıyordum. Elde kalan ürünleri pazarda
satıyordum. Yeteri kadarda kazanıyordum. Hatta tiyatro afişleri için para
yetmemişti onları bu parayla almıştık. 300-400 euro para biriktirdim ve
afişleri aldık, gidip hemen onları yapıştırdık.
MC: Tiyatronun A dan Z ye her şeyiyle ilgilenmek zor olmuyormuydu? Tamam bu
saygı duyulacak bir yaklaşım fakat oyuncu olarak azda olsa stres yüklemiyormuydu
size?
CANSEL ELÇİN: Çok daha stresli oluyorsunuz. Aslında bir oyuncunun prodüksiyonla
ilgilenmemesi gerekir çünkü çok fazla enerji harcıyorsunuz. Tiyatro kiralıyorsunuz,
afişleri hazırlıyorsunuz, sağa sola dağıtıyorsunuz, akşama da tamamıyla
canlandıracağınız karakterle ilgilenmeniz gerekiyor. Fransa'da 120 tane
tiyatro, yaklaşık her sezon 250 tane tiyator oyunu var sergilenen. İnsanları
oyununuza getirmek, izlettirmek çok önemli.
MC: O zamanki Cansel Elçin'le şu anki arasında kesin bir çizgi varmı?
CANSEL ELÇİN: Değiştim tabi...İnsanlar değişirler. Bende seneden seneye
değiştim. Birini tanıyorsunuz, bakıyorsunuz dört beş yıl sonra bambaşka
biri. Herkesin bir kaseti var, o kaset bitiyor ve başa sarabilir ve yeniden
doldurabilirsiniz. O kaseti çalıştırmak gerekir, süreside insanla alakalı.
İnsan illişkileride işte o kasetle doğru orantılı. Değişebilirsiniz;
iyi yada kötü. Bu hayatın neler getirdiği ile de çok bağlantılı. Benim
Türkiye'ye yerleşmem büyük bir karar, önemli bir değişiklikti. Kolay
adapte olabildim çünkü. Türkiye zaten benim ülkem. Kendimi evimde
hissettim. Ben kolay adapte olan bir insanım. Gittiğim ülkelere,şehirlere
şöyle bir bakarım burada yaşayabilir miyim diye; olabilir derim sonra. Önyargılı
davranmam. Bence nerede çalışıyor ve var oluyorsanız orası sizin ülkenizdir.
Burada çalışıyorum ve artık burası benim ülkem.
MC: Hiç özlemini duyduklarınız yok mu Paris'le ilgili?
CANSEL ELÇİN:Özlediğim şeyler oluyor; o zaman gidiyorum. Geçenlerde
gittim ilk defa Paris'e döndüğüm zaman kendimi bir yabancı gibi
hissettim. Çok garip; Alt tarafı iki buçuk saatlik mesafe Paris.
Türkiye'de insanlar yeterince seyahat edemiyor, etmiyor. Oysa dünyanın her
yeri herkese ait. Sınırlara karşıyım ben.
MC: Hani hep derler ya; Doğduğun yer mi, doyduğun yer mi? Diye. Ne kadar Türk
ne kadar Fransızsınız? Nasıl bir karma Cansel Elçin?
CANSEL ELÇİN: Her ne kadar Fransa'da eğitim almış olsam da Türk olma
originim ağır basıyor. Ben Türk'üm...Bazen burada Fransız kültürüm ağır
basıyor. En basiti arabanın arkasına oturunca emniyet kemerimi takıyorum.
Taksi şoförü dönüp ne yapıyorum diye bakıyor. Oysa Türkiye'de yaşayan
birçok insan gibi bende takmayabilirim ama bunu da kaybetmek istemiyorum.
Sigara içmiyorum, sigaradan nefret ediyorum, bence dünyanın en kötü şeyi
sigara içmek.Fransa'da kapalı alanlarda yasak. Burada kimi zaman şaşırıyorum.
MC: Hiç içmediniz mi?
CANSEL ELÇİN: Gençken içtim ve ne kadar kötü olduğunu anladım. Burada
insanlar sürekli sigara içiyor. Hem restoranlarda, iş yerlerinde. Hemde çok
içiyorlar. Biraz kendileriyle ilgilenmeliler. Araba kullanmamaya çalışıyorum,
çok trafik var çünkü. Demirden kasalara bindiğim zaman tedirgin oluyorum,
yavaş gitmeye çalışıyorum, kemerimi bağlıyorum. Bu korkuyla alakalı...Kayak
yaparım, hızı severim. Paris'te carting yaparken kolum kırılmıştı ama
orası farklı bir alan. O iş için yapılmış...Bir pist yani. Ama bu ülkedeki
duygusallığı hiç bir şeye değişmem. Çok daha fazla heyecan var. İnsanların
çalışkan olması ve bakış açıları. Çok çalışkanlar Türkler, farkında
değilsiniz ama günde 12 saat çalışıyorsunuz ve sadece 15 gün tatiliniz
var. Fransızlar dünyanın en tembel insanları herhalde. Haftada 35 saat çalışıyorlar
ve iki ay tatilleri var. Türkiye çok genç, bu da çok hoşuma gidiyor. Beyoğlu'nda
çalan acayip müzik grupları var ve her türlü müzik yapılıyor. Müzikten
gerçekten anlayan insanlar da var. Konsere gidiyorsunuz full, restoranlar
full, her yer dopdolu...Avruplılar çok dikkat etmeli. Düzgün yolda giderse
Türkiye çok ilerleyecek ve optimist bir bakış açısı gelişecek...
MC: Hatırla sevgili ve Ahmet karakteri adeta bir fenomene dönüştü. Bu
kadar benimsenen bir karakterden sıyrılmanız zor olacak mı?
CANSEL ELÇİN: Geçen yıl Kırık Kanatlar'daki Yüzbaşı Cemal için de
bunu söylemişlerdi. Hayır korkmuyorum...
MC: İşin içinde aşk var...Çok saf, asla sonlanmayan, küçük şeylerle
bile kendini var eden...Bir hayal gibi. İnsanlar Ahmet ve Yasemin'in aşkını
sanki kendileri yaşıyorlarmış gibi izliyorlar...
CANSEL ELÇİN: Ben de Ahmet ve Yasemin'e hayranım. Bende aynı şaşkınlık
içindeyim. Düşünüyorum.... Nasıl yaşansın ki öyle bir aşk şimdi?
Asla o günlerde ki gibi doğal olmayacak. Ahmet Kıbrıscık'a giderken yol
boyunca sadece Yasemin'i düşünüyor. Yol çok güzel bunun farkında fakat
düşüncelerinde yalnızca o var. Hayatın anlamı Yasemin. Yokluğu bir anda
varlığı demek oluyor. Şimdi ben iki gün üst üste sabahtan gece yarısına
kadar Şile'de çekimde olacağım. Bununla da kalmayacak araya yığınla
irili ufaklı iş girecek. Düşünmem gereken birçok konu olacak. Birini
Ahmet kadar derin hissedebilirim, düşünebilirim de fakat asla o günlerdeki
gibi olmaz. O kadar kesintisiz olamaz. Ahmet Yasemin'e "Gel yaşadığım
kasabayı gör. Yolu zahmetlidir ama çok güzeldir" diyor. Ne kadar güzel
sözler bunlar. Ne kadar güzel bir paylaşım, hayatına ortak etmek için ne
kadar özel sözler. Davet var, zorluğu dile getiriş var ama aynı zamanda
sonunda bir güzellik olacağını da vurguluyor. Israr yok, teklif var. Hiçbir
zorlama yok. Sadece bir ümit var. O zaman cep telefonu yok, msn yok, insanlar
günlük tutuyorlar, mektup yazıyorlar, daha geniş ve özenli zamanlara
sahipler. Hayatta aşkın doğallığını, kendine özgü yapısını cep
telefonu ve msn kadar zedeleyen başka bir şey yoktur heralde. İkisini de
kullanmıyorum. Telefonla konuşmayı sevmiyorum, bazen çok gerekli olduğunda
dahi msne girmiyorum. Beceremiyorum; bir şey beni engelliyor. Paylaşımlar
azalıyor. O yüzden unutulan bir şeye dokunduğu doğru dizinin. O kadar doğal
ki yaşanan aşk şaşkınlık uyandırıyor. Oysa hiç şaşırmamamız
gerekirdi...
MC: Ahmet aşkta duyduğu hayal kırıklığı nedeniyle küçük bir kasabada
bir nevi inziva hayatı yaşamayı göze alıyor. Aşk için sizde yapar mıydınız
yada yaptınız mı?
CANSEL ELÇİN: (Uzun, çok uzun bir süre önündeki kağıda bir şeyler
karalıyor, sessizlik giderek artıyor ve çok uzaklara gidiyor. Sonra kararlı
bir ifadeyle kafasını kaldırıyor) Bunu bende yaparım ve yaptım da. O
durum inzivadan çok bir buluşmadır aslında. Onunla daha fazla bir arada
olmak için bahane edilen...
MC: Yalnız kalabilirmisiniz? Aşksız geçirdiğiniz dönemler olur mu?
CANSEL ELÇİN: Oldu ve oluyor... Zaten ben yalnızlığı seven bir insanım
gayet hoşuma gidiyor yalnızlık.
MC: Hayata tutunmak için aşk ilk sıradamıdır sizce?
CANSEL ELÇİN: Aşk değil fakat kendim önemliyim. Eskiden bu şekilde düşünüyordum.
Birlikte olduğum insanları daima ön planda tutuyordum, daima onlara doğru
yürüyordum. Sonra biri bana bunun hiçte doğru olmadığını söyledi. Bu
şekilde davranarak fark etmeden hem kendimi hemde karşındakini mutsuz edeceğimi
anlattı bana. Biraz kendinle ilgilenmelisin dedi. Düşündüm ve ona hak
verdim.
MC: Bunu bencillik anlamında söylememiştir mutlaka.
CANSEL ELÇİN: Elbette söylemedi. Bu gidip en güzel yemeği tek başına
yiyeceğim anlamına gelmiyor. Ancak şu var. Birini idealleştirmek yada
ilgiyi daha çok ona yoğunlaştırmak doğal değil. Doğruda değil... Neyi
isteyip istemediğinizi iyi bildiğinizde, biraz da kendinizi düşündüğünüzde
ki bu bencilce bir kendine düşkünlük değil, özgüveniniz artıyor.
Birlikte olduğunuz kişiyi olduğu gibi seviyorsunuz, oda sizi nasılsanız
öyle seviyor. Bunu çözdüğüm anda daha mutlu ilişkiler yaşamaya başladım.
MC: Bir aktörsünüz... Beğenilme hissi mutlaka vardır içinizde.
CANSEL ELÇİN: Cansel ayrı bir dünya... Onunla şu anda hiç ilgilenmiyorum
ben. O konuda zamanım da yok. Sabah gidiyorum akşam geliyorum. Kendim
konusunda gayet sıkıcı bir insanım yani. Cansel umurumda bile değil. Onu
kendi haline bıraktım. Ancak egosantrizm kesinlikle vardır oyuncularda.
Buna ihtiyaçları da vardır ama özde o ihtiyaçta olduklarını
kendilerinin de bilmesi gerekir. Bilmiyorlarsa işte o çok kötü... Benim
oyunculuğumun buna ihtiyacı var; diyorsanız bunu biliyorsanız bir sorun
yok ama yinede doğal değil bana göre. Çünkü sinemada televizyonda icat
edilen teknolojiler sayesinde bir oyuncu kulağının içine kadar her yerini
görebiliyor. Gözünüzün içine, gözbebeğinize dahi girebiliyorlar. Gerçek
yaşamda insan arkasını göremez, oysa biz orda ensemizi, saç diplerimizi
dahi görebiliyoruz. Normalde aynaya bakmakla eş değer değil. Çok şaşırtıcı."Ne
oluyor bana?" diyebiliyorsunuz. Ben işimi seviyorum, titizim, her şeyi
bir anda kabul
etmem. Neden yapmam gerektiğini sorgularım. Dediğim gibi orada kendimizi hiç
görmediğimiz bir şekilde görüyoruz, o yüzden gerçeklik duygusunu
aramaya çalışıyorum.
Damla Gökel
Fotoğraflar: Jamtul
Styling: Ece Candan.
Mekan: Adile Sultan Sarayı.
Röportaj Resimleri...